⛸️ Kırk Katır Mı Kırk Satır Mı Ne Demek

Söyle bakalım, kırk katır mı istersin, yoksa kırk satır mı? Arap kız: Kırk satırı ne yapayım, diye cevap vermiş, kırk katır isterim ki, memleketime döneyim! Arap kızı hemen kırk katırın kuyruğuna bağlayıp dağlara salmışlar. Sarayda yeniden düğün hazırlıkları yapılmış. Şehzade ile Limon Kız’ı kırk gün Aynen ‘kırk satır mı, kırk katır mı?’ hikayesi gibi. Birine gaz lambası, diğerine led ampul konsa kendileri hangisini seçerlerdi acaba? Dün ‘Yüz karası değil, kömür karası / Böyle kazanılır ekmek parası’ ajitasyonu çeken büyük madenci, sendikacı vekilimiz de kalkmış, Vücudumuzu tanımamanın, öğrenmemenin cezasını çekiyoruz Buyur ola kendi kendimi fıtık edişimin nedenleri testusuna bu hafta Bunuşu matematik formülle ifade edebiliriz: hırsızlık x ( liberal sistem)= hırsızlık x (sosyalist sistem) . Yani şunu demek istiyorum: eğer yöneticiler ahlaksız ve hırsız ise, rejimin adı ne olursa olsun sonuç değişmiyor. İnsanlar bir yolunu bulup soygun yapmayı başarıyorlar. Söyleşinin başında Şube Yönetim Kurulu Sekreteri Melih Yalçın, "Ezber Dışı Söyleşilerin 18.'sini TEKEL işçilerinin direnişine ayırmak istedik. Onun için, bu toplantıya Ankara'daki eylemde yer alan TEKEL işçisi arkadaşlarımızı davet ettik. Ruşen Turan, Şerife Demir ve Erdal Karaca bugün bizimle birlikteler. Kırkkatır mı, kırk satır mı? Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, pireler berber, develer tellal; zanaatkâr, köylü, hokkabaz, asker, vezir, saraylı yani “alayı” hükümdarın kuluyken. Astığım astık, kestiğim kestik günleri. Dünyanın her yanında insan egemenliğinin hüküm ölümlerden ölüm beğenmek sizce ne demek, ölümlerden ölüm beğenmek size neyi çağrıştırıyor? kırk katır mı kırk satır mı? ölümlerden dirim beğenmeyenlerin yani bi çeşit guruluk hissedenlerin içerisinde yeşeren cemil ipekçi yıldırım mayruk türevi çok seksli şahsiyetlerin iç söylevi. Kırkkatır mı, kırk satır mı? Deyiminin Anlamı Nedir?: Sürmenaj ne demek? Kas 11, 2020 1.019 0. 6 Silindirli Motorlar Nedir? Kas 10, 2020 909 0. Kırk katır mı kırk satır mı? Ve satır ve katır arasında tercih yapmaya çalışırlarken ortaya ikircikli bir tutum, dipten derinden gelen ama büyüyeceği belli olan didişme halleri, ayak oyunlarının gelen ayak sesleri 6’lı masadan yaşanan tüm sorunlara bir yanıt yerine umut kıran bir soru bırakıyor: 6'li masa neden Sabır taşının ne işe yaradığını merak eden şehzade de kulağı kapıda kızın anlattıklarını dinliyormuş. Şehzade duyduklarının şaşkınlığı içinde karısını çağırıp: – Kırk katır mı istersin, kırk satır mı? demiş. Düzmece sultan olanları anlamış. Kırk katır ver de bari memleketime döneyim, demiş. Söylebakalım, kırk katır mı istersin, yoksa kırk satır mı? Arap kız:Kırk satırı ne yapayım, diye cevap vermiş, kırk katır isterim ki, memleketime döneyim! Arap kızı hemen kırk katırın kuyruğuna bağlayıp dağlara salmışlar. Sarayda yeniden düğün hazırlıkları yapılmış. Şehzade ile Limon Kız’ı kırk gün Kubilay "Kırk katır mı kırk satır mı?"ya karşı boykot çağrısı. Parlamentoda CHP ve AKP'nin sözcülüklerini yaptığı güçler arasında, yargı üzerinde hangi güç merkezinin belirleyici bir rol oynayacağı konusunda bir gerilim yaşanıyordu. 2dxQwE. YORUM ALPER ENDER FIRAT Bir 10 Kasım daha ağıtlarla anıldı. Anıtkabir’e ulaşanlar türbeye çaput bağlar gibi “Huzurunuzdayız atam, sen kalk ben yatam” tarzı yazılar yazdılar. Saat ülkede trafik durduruldu, sokakta yürüyenler, Erzurum’da Ramazan’da oruç yiyenler gibi tartaklandı. “Hazır olda dur ulan!” sopaları atıldı. Sosyal medya Atatürk ağıtlarıyla doldu taştı, taştı boşaldı, sonra bir daha doldu. Onu ne kadar özlediğimiz, daha da özlediğimiz, yeniden özlediğimiz bir daha bir daha dillendirildi. Recep T. Erdoğan ve şürekasına bakıp ülkenin bu hale gelmesinin tek sebebinin Kemalizm’den ayrılmak olduğunda bir daha kati karar kıldılar. AKP’nin Kemalizm’in gayrı meşru çocuğu olduğunu hiç fark etmeden, zamanında dine ve dindarlara yeterince baskı yapılmadığı, laikliğin sert tedbirlerle uygulanmadığı için ülkenin bu hale geldiğine bir kere daha ve kararlılıkla inandılar. En büyük günah bu “yetmez ama evet”çilerdeydi, eğer bunlar olmasaydı ülke muasır medeniyetler seviyesinden düşmezdi diye var olan imanlarını güncellediler. Kemalizm’in ne denli muhteşem bir yönetim biçimi olduğuna imanları hakkel yakîn derecesine ulaştı. Anıtkabir’i tavaf edip, Atatürk heykellerine çaputlar bağladılar, her platformda özledik de özledik dediler. Söyledikçe özlemleri arttı, özlemleri arttıkça söylediler. Pardon çaput bağlamak ilkel ve yobazca bir davranıştı. Kemalistler dileklerini, arzularını, isteklerini Ata’nın huzur defterine yazdılar… Geçmişi zerre kadar sorgulamadan, bir hata yapmış olma ihtimalini kendilerine asla yakıştırmadan, göğüslerini gere gere ne denli haklı olduklarını haykırdılar. Bir hırsız güruha baka baka, kendilerinin ne denli doğru yolda olduklarına imanları arttı, kırk katır değilmiş demek ki kırk satır dediler. Hukuku, adaleti, hakça bölüşmeyi ağızlarına almadan, adil bir yönetim ve hukukun üstünlüğüne göre dizayn edilmiş bir ülke vaat etmeden, kendi asr-ı saadet dönemlerini yani Tek Adam ve Milli Şef dönemlerini kurmayı yeniden hayal ettiler. Onlara göre zaten demokrasinin de aslında bize uygun bir yönetim olmadığı apaçık ortadaydı. Alemi kör, milleti sersem zannettiklerinden bu rejimi AKP ile beraber kurduklarını bilmediğimizi zannediyorlar. Her kritik evrede Recep’ten yana tavır alarak onun önündeki gerçek engelleri bir bir temizleyenlerin kendileri olduğunu görmediğimizi düşünüyorlar. Bugünkü rejimi beraber kurarak ülkeyi büyük bir felaketin eşiğine getiren bu iki yaka bizi iki tercihe zorluyor. Ya Recep’in zulmü ya Kemalist faşizm! Herkes kendi diktatörlüğünü istiyor, herkes kendi mahallesinin iktidar olup geri kalan herkesi ezmenin hesaplarını kuruyor. Kimsenin ağzından hakkaniyetten, adaletten kaçtığımız için her şey böyle pisliğe sardı diye bir söz çıkmıyor. Şimdi uçan kuşun kanadına Atatürk yazarak, saat dokuzu beş geçe ülkede hayatı durduranlar, bilesiniz ki yaptıklarınız yine Recep’e yarıyor. Siz kendinizi hiçbir zaman sorgulamasanız da geçmiş dönemde devlet faşizmi adına yaptığınız uygulamalar insanların aklından hiç çıkmıyor. Recep’i günahı kadar sevmiyor olanların bile! Geçmişte sizden yedikleri dayaklardan yılmış bıkmış olan herkes yine AKP’nin arkasına sığınıyor. İki faşizme de hayır! Kaynak Tr724 ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar*** Burjuva kesimlerde, özellikle de Erdoğan iktidarına karşı çıkan burjuva liberaller içinde, sistemin niteliği ile ilgili olmayıp, sistemin biçimsel yönüyle ilgili bir tartışma CHP’nin çektiği burjuva muhalefet partilerinin de sorunu, tekelci kapitalist devletin korunması ve sadece hükümetin değişmesi yönündedir. Devletin temellerine yönelik saldırılara, iktidarı ve muhalefetiyle bütün tekelci burjuva partileri böyle olunca, kimi burjuva liberaller, muhalefeti “muhalefet yapmamakla” eleştiriyor, kızıyor ve sitem ediyorlar. Türk burjuva muhalefetten “demokratik” bir yönelim beklemek, bu muhalefetin niteliğini yanlış analiz etmenin yanında, özellikle de işçi sınıfı ve emekçiler lehine bir siyaset beklemek, eşyanın, yani burjuva muhalefetin sınıfsal karakterine “demokrat” olarak adlandıran burjuva liberallerin esas unuttukları nokta, daha doğrusu bilipte söylemek istemedikleri, görmezden geldikleri sorun, sınıfsallıktır. Devletin sınıfsal bir niteliği olduğu, sadece kapitalist sınıfların hizmetinde olduğu, ve devletin tüm kurumlarının bütün kanun ve yasalarının bir avuç burjuvazinin çıkarları doğrultusunda oluşturulduğu ve çalıştığı, yasaların yine devlete egemen olan bir avuç tekelci burjuvazi için şekillendirildiği gerçeğini bilmelerine karşın, bunu kitlelerden gizleme yaklaşık yüz yıllık tarihi, burjuva anlamda demokrasi uygulamalarının öne çıktığı tarihi değil, faşizmin ve hemen hemen her dönem baskı ve zulmün öne çıktığı bir tarihtir. Devletin burjuva demokrasisi ya da faşizmle yönetilmesinden tutunda, ekonomik işleyiş, ekonomik ve siyasi krizler, askeri darbeler, ulusal sorunlar, dinin öne çıkarılması, milliyetçilik, sosyal şovenizm, Kürt ulusunun ulusal demokratik haklarının yok sayılması, zoraki asimilasyon politikaları, kitleler üzerindeki baskılar, işçi sınıfının sömürülmesi, azınlık milliyetler üzerindeki kırımlar, komünist ve devrimci demokratlar üzerindeki kıyımlar, hayat pahalılığı, işsizlik, adaletsizlik, demokratik hak ve özgürlüklerin yok edilmesi ya da kıstlanması vb. vb. devletin kapitalist niteliğinden bir devlet, işçi sınıfı ve emekçilerin devleti değil, bir avuç tekelci burjuvazinin devletidir. Devlet içindeki çatışmalar, çelişmeler ve iktidar-muhalefet ilişkisi de, devletin olanaklarından yararlanma üzerinde temellenmiştir. Ancak, iktidar ve muhalefet ilişkisi, aynı sınıf içindeki bir ilişkidir. Ve bunların temel argümanları ve yükümlü oldukları sınıfsal görev; kapitalist devletin devamı için işçi sınıfı ve emekçilerin sömürülmesi, baskı altında tutularak yönetilmesinin devamını sağlamak üzerine baskıcı, faşist ya da burjuva demokrasisi ile yönetilmesi ise, tekelci burjuvazinin içinde bulunduğu ekonomik ve siyasi durumdan ayrı değildir. Tekelci burjuvazi, ihtiyaçlarına göre, devleti yönetme biçimlerinden birinden birini seçreler. Özellikle baskıcı rejimleri önleyecek olan kitlelerin mücadelesidir. Kitle mücadelelerinin gerilediği süreçlerde baskıcı biçimler daha bir öne günlerde “Erdoğan sonrası Türkiye” üzerine tartışmalar yapılmaktadır. Özellikle, tekelci burjuvazinin örgütü TÜSİAD’ın 19 Ekim 2021’de yaptığı toplantı ve toplantıda kamuoyuna verilen mesajlar sonrası, bu tartışmalar daha da yoğunlaşmış sonrası görev, CHP önderliğinde bu partiyle ittifak kuran diğer burjuva partilere verilmiş gözüküyor. Özellikle CHP genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nun “helalleşmek” videosunda söyledikleri üzerine bolca yorumlar yapılmaktadır. CHP’nin bir görevi de; kitlelerin tepkisinin burjuva muhalefetin kontrolü dışına çıkmasını önlemek ve mümkünse sessiz kalmalarını sağlamak. “Sandığı bekleyin” diyerek sus pus oturmalarını istemeleri bundandır. Ancak, kitlelerin bu gerici vaatleri dinleyecek halleri kalmamıştır. Kitlelerin artan protestolarıyla sokaklar giderek bir diktatörlük altında tüm özgürlüklerini kaybetmiş ve ağır ekonomik bunalım altında olan kitlelerin burjuva liberal içerikli söylemler ve vaatlere bile susamış oldukları bir gerçek iken, liberaller tarafından, “şere karşı ehven-i şerin” ya da “kırk katır” yerine “kırk satır” politikası daha makbul olduğu propagandası yapılıyor. Özellikle küçük burjuva demokrat kesimler ile liberal kesimler, Kılıçdaroğlu’nun bu çıkışına destek veriyorlar. Ve kitlelere, burjuva muhalefetin en gerici söylemlerini bile kabul etmelerini salık ekonomik ve siyasal olarak çıkmazlara girdiğinde, siyasal krizin derinleştiğinde, işçi sınıfı ve emekçilerin tepkilerinin yükselme potansiyelinin arttığı süreçlerde, ortaya bir kurtarıcı “Karaoğlan” sürmekte oldukça yeteneklidir. Ancak, dünün “Karaoğlanı”nı yaratan –iç ve dış- nesnel koşullar ile günümüzün nesnel koşulları aynı değildir. Aynı burjuva reformist argümanların, burjuvazi açısından, bugün söylemde dahi kabul edilmesinin koşulları yoktur.“Eğer iktidar olursa”, bu ülkenin “makus talihi”ni CHP başkanı Kılıçdaroğlu değiştirebilecek mi? Yoksa, kırk satır politikası yerine kırk katır politikasını mı uygulayabilecek! Komünistler açısından bunun cevabı net. Bu ülkenin “makus talihi”nin belirleyen; başta CHP ve diğer burjuva muhalefet ve hükümette olanıyla bütün burjuva partiler başta olmak üzere, kararlı bir şekilde savundukları kapitalist sistemin ta “helaleşme”den kastetikleri;Roboski, Ahmet Kaya, Ali İsmail Korkmaz, esasta sahtekarca bir çıkış ve gerçekliği olmayan bir söylemdir. CHP’nin yüzyıllık tarihi bu söylemlerin inkarıdır. Sadece son yirmi yıllık tarihi ve AKP’e verdiği destek nedeniyle bile, bu söylemlerin gerçeklikle bir ilişkisi olmadığını tanıtlamaya yeter. Kürt ulusunun demokratik hakları önünde en büyük engellerden biri CHP’dir. Kürt ulusal düşmanlığı konusunda CHP, diğer tüm burjuva partilerinden geride bırakır denebilir. Bu konuda “sağ” olarak bilinen gerici ve faşist tüm burjuva partilerinden daha “ari Türkcüdür.” HDP milletvekillerini ve tüm Kürt il ve ilçelerindeki belediye başkanlarını hapise attılmasında oyu ve onayı olan bir partinin, “Kandili yerle bir edeceğim” diye ırkçı-milliyetçi öfeksini kusan bir anlayışın Roboski ile helalleşmesi söz konusu olamaz.“Millet İttifakı” içinde yer alan partiler gözönüne alınınca, hiç birinin iktidardaki partilerden pek farkları olmadıkları net olarak görülebilir. Bunların bir kısmı bu iktidarın bakanlığını ve başbakanlığını yapmışlarken, bir kısmı da 1990’ların “faili meçhul cinayetler” döneminin içişleri bakanlığını yapmış faşist nitelikli unsurlardır. Böylesi bir “ittifaklar” topluluğundan “demokrasi” beklemek, saflık değilse sahtekarlık ve tarihi incelendiğinde, hatta çok eskilere değil, yakın bir tarihe, 1990’lara kadar gittiğimiz de; o zaman başbakan olan S. Demirel, 1992 yılında “Kürt realitesini tanıyoruz” Aralık 1999 yılında ise Mesut Yılmaz, başbakan yardımcısı olarak “AB yolu Diyarbakır’dan geçer” demişti. Bu her iki burjuva siyasetçisi, bu “nutuklarını” Diyarbakır’a gittiklerinde “Kürt realitesini tanıyoruz” dediği süreç; büyük bir çoğunluğu Kürt yurtseverleri olmak üzere devrimci ve komünistlere yönelik cinayetlerin[1] artığı bir “terörist örgüt” gören AB[2] yolunun Diyarbakır’dan geçmediği çok açık olmasına karşın, ama, asgari normlarda bir burjuva demokrasisinin yolunun Diyarbakır’dan geçtği rahatlıkla söylenebilir. Kürt ulusunun ulusal demokratik hakları bıurjuva demokrasisi sınırları içindedir. Ne var ki, sosyalist devrimlerin gündeme gelmesiyle, burjuvazi bu “olumlu” yanını terk etmiş ve daha da gericileşmiştir. Ezilen uluslar bağlamında Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkının gerçek anlamda gerçekleşmesi ve çözümü işçi sınıfı önderliğinde devrimlere sınıfının iktidarı ve muhalefeti olmak üzere burjuvaziyle helalleşmesi söz konusu olamaz. Helalleşmek sınıfsal olarak uzlaşmak demektir. Çıkarları birbirine zıt iki karşıt sınıfın sınıfsal uzalaşması olası değildir. Burjuvazi ancak kendi içinde helalaleşebilir. Ve bunu sık sık yapıyorlarda. Kılıçdaroğlu’nun “helalleşmek” dediği şeyin özüde; 20 yıllık AKP iktidarından hesap sorulmayacağıdır. Belki bir kaç tetikçi ya da öne çıkmış bazı yolsuzluklar mahkemelere taşınabilecek, ötesi ise asla gündeme dahi getirilmeyecektir. Eğer yoğun ve ısraralı Şili ve Arjantin’de olduğu gibi bir kitle mücadelesi ve baskısı olmazsa, burjuvazi, bütün yolsuzlukların ve burjuva anayasasının ihlal edilmiş olmasını dahi gündeme getirmeyecektir. Çünkü, devlete egemen olan Tekelci burjuvazinin buna gereksinimi vardı. Ve bunları hep birlikte isteyerek ve bilerek rejime karşı burjuva demokrasinin kırıntılarının olduğu bir rejim elbette daha yeğdir. Ama hepsi bu değil. İşçi sınıfı ve emekçilerin burjuva diktatörlüğü altında faşizm ya da burjuva demokrasisinden başka tercihleri var. İşçi sınıfı, faşizm ya da burjuva demokrasisinden birini tercih etmek zorunda değildir. İşçi sınıfının kurtuluşu, faşizm karşısında burjuva demokrasinin kırıntılarında değildir. İşçi sınıfı, burjuva muhalefetin peşine takılamaz. İşçi sınına ölümü gösterip sıtmaya razı eden burjuva muhalefetin politikasına sert bir şekilde karşı çıkılmalı ve teşhir eddilmelidir. Özellikle burjuva liberal ve “sol” liberal küçük burjuvazinin “başka seçenek yoktur” diyerek, kitleleri burjuva muhalefetin peşine takma politikası teşhir ve red sınıfı ve emekçiler, helalleşmek değil, hesap sormak zorundadır. Bu da, ancak işçi sınıfının sosyalist devrimden çıkarı olan tüm halkı kendi safında toplayarak, burjuva sistemini yıkıp sosyalist iktidarı kurmasıyla olasıdır. ***[1] Bu süreçte, tahmini olarak, toplamda 17 bin cinayetin devlet kontrolünde işlendiği ve bunun adına ise “faali meçhul” damgasının yapıştırıldığı biliniyor.[2] Aynı AB, Suriye’de Esat rejimine, Libya’da Kaddafi rejmine karşı savaşan paramiliter faşist cihatçı örgütlenmeleri “terörist” görmüyordu. Karşıdakinin size fazla seçenek bırakmamasına, dar bir alana sıkıştırmasına ilişkin bir sözdür. Kararını hemen ver, kesinleştir, tercihini kullan bizi fazla oyalama anlamındadır. Bu baş, öyle ya da böyle verilecek, kelle gidecek, ne yapsanız nafile. Aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık anlamındadır....Bazen şartlı olur kimi işler. Size bir şey verilirken, yapmanız gereken iş önünüze konulurken sonunu iyi düşün denilir. İşin sonu ya sorunludur sıkıntılıdır, ya da bahtiyarlıktır yani İki ihtimallidir. Biri sizi hayattan koparıcı daraağacında sallandırıcıdır. Başarır üstesinden gelirsen iyi bir ödül bolca mükafat var, yok eğer kaybedersen senin için iyi olmayan bir son var....Yaşanır mı, gerçek hayatta yeri var mıdır bunun denilirse vardır ve mümkündür. Kimi işler böyle yürür. İki şıklı iki seçeneklidir. Karar size kalmıştır. Ya kabul eder ya da yollarınızı ayırırsınız. Kazanırsanız sorun yok mükafatlandırılırsınız eğer kaybederseniz kırk katır mı yoksa kırk satir mı tercihine zorlanırsınız. Her ikisi de ölümlerden ölüm beğen TÜİK dün dış ticaret endekslerini açıkladı. Aralık 2018’de ihracat miktar endeksi Aralık 2017’ye göre yüzde artarken, değer endeksi yüzde azaldı. Yine aralıkta ithalat değer endeksi değişmezken, miktar endeksi yüzde azaldı. İthalat keskin bir düşüşte. İyi de ithalatı ikame edecek yerli girdiler ya da mallar mı üretildi? Hayır. Peki, neden küçülüyor? Çünkü millette alım gücü kalmadı, pahalılık arttı, ekonomi küçülüyor, ithalata ihtiyaç azalıyor. İhracat endekslerindeki duruma gelince, bu kârlılık iyice düşüyor demektir. Küçülen, katma değer üretemeyen bir ekonomide, iflasları, konkordatoları ve işsizliği önleyebilir misiniz? Hayır. Böyle bir ekonomide vergi gelirlerinin artması mümkün mü? Hayır. Bir yandan da her türlü, yap işlet projelerinin garanti masrafları, güvenlik ve seçim harcamaları devam ediyor mu? Ediyor. Peki, oluşan bütçe açığını nasıl kapatacaksınız? Ya servet vergileri salacaksınız ya da borçlanacaksınız. Faizleri düşürerek borçlanabilir misiniz? Peki, faizleri düşürmeden yatırımları ve üretimi destekleyebilir misiniz? Hayır. Kırk katır mı, kırk satır mı? ABD'nin İran'a yönelik uygulamaya koyduğu iki aşamalı yaptırımlar adeta bir ölüm fermanı. Açıklanan kalemlere bakarsak, Tahran rejimine soluk alacak hiçbir alan bırakılmıyor. Trump'ın, sınırlarını "İran'la iş yapan ABD ile yapamayacak" şeklinde özetlediği yaptırımlar hemen hemen her sektörü kapsıyor. Öncelikle İran yönetiminin ABD doları satın alması kesinlikle yasaklanıyor. Ayrıca İran'ın diğer ülkelerle ticaretinde altın ve diğer değerli metalleri kullanması da engellenecek. İran devlet tahvilleriyle ilgili faaliyetler ve İran Riyaliyle yapılan havaleler de yaptırım kapsamında. İran'ın otomotiv, alüminyum, çelik, kömür sektörü, sanayide kullanılan bilgisayar yazılımları, hatta meşhur İran halıları bile ABD'nin yasak listesinde. Kasımda ikinci aşamasına geçilecek olan yaptırımlar sonucunda ülkede 1 milyon kişinin işsiz kalacağından bahsediliyor. *** Avrupa Birliği'nin de tepkisini çeken yeni ABD ambargosu kuşkusuz yalnızca İran yönetimini ve vatandaşlarını ilgilendirmiyor. Başta Türkiye olmak üzere, İran ile coğrafi ve ticari nedenlerle ilişkiye girmek zorunda olan pek çok ülke de bu yaptırımlardan etkilenecek. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın yaptırımların hemen öncesinde dile getirdiği şu cümle sözünü ettiğimiz gerçeği çok iyi özetliyor "O ülkelerden öyle ürünler alıyoruz ki almazsak benim ülkemi kışın kim ısıtacak?" Her zamanki gibi, derdi radyasyonsuz üzüm yemek değil bağcıyı dövmek olan ABD'den herhangi bir alternatif duyamıyoruz tabii ki? *** Peki 5'ten küçük görülen dünya, sadece doları hayatından çıkartıp ABD hegemonyasını reddetti diye her gün bir başka ülkeye konulan bu yaptırımlarla nasıl mücadele edecek? Ülkeler, cari açıklarını, son günlerde hızla bir dalgalanma yaşayan döviz kurlarını nasıl kontrol edecekler? Kimilerimizin iddia ettiği gibi işin içinden, yalnızca iç piyasa dengelerine odaklanarak ve daha rasyonel adımlara yönelerek çıkmak mümkün değil. Zira 1950'den beri her dediklerini yaptığımız günlerde yaşadığımız ekonomik krizler de gösteriyor ki, bu paradigma içinde bugünden yarına bir çözüm yok. Kırmamız gereken "kırk katır mı kırk satır mı" zincirinin yarısı dışarıda. Mesela, başta komşularımız olmak üzere, mümkün olduğunca çok aktörle ikili ve çoklu alternatifler oluşturmak bu dardan çıkışta ilk hamle. Bu perspektifle Latin Amerika bile uzak değil! Konumuz olan son kriz üzerinden konuşursak... Ambargodan etkilenecek olan Almanya gibi Avrupa ülkeleriyle "dünü çok da sorun etmeden" ve idam tartışmaları gibi "yeni tartışma başlıkları açmadan, sorunlar çıkartmadan" işbirliği yapmalıyız. Trump'la birlikte, ekonomik nedenlerle AB'de yükselen ABD karşıtlığı da, bu hedef doğrultusunda Türkiye'ye uygun zemin yaratacaktır. Bırakın, sırtlarında yumurta kefesi olmadığı için Türkiye'ye romantik rotalar çizmeye çalışanlar söylenip dursunlar. Yasal Uyarı Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.

kırk katır mı kırk satır mı ne demek