🏉 Kara Hava Ve Suyun Canlı Yaşamındaki Önemi
Bu ekosistemde en önemli etkendir. (Toprak, hava,nem,ışık ve sudur.) su ekosistemi okyanus, deniz, göl,nehir, ırmak ve sulak alanları kapsar. Su ekosisteminde en önemli etkenler sıcaklık, oksijen, mineraller ve ışıktır. Kara ve su ortamlardaki ışık, sıcaklık, nem,tuzluluk vb. koşullar mevsimlere göre değişebilir.
Yazan Ekolojist. Dünya’da bulunan su her zaman hareket halindedir ve hidrolojik döngü olarak da bilinen doğal su döngüsü, suyun Dünya yüzeyinin üzerinde ve altında sürekli hareket halindedir. Su, göz açıp kapayıncaya kadar ve milyonlarca yıl içinde gerçekleşen bu süreçlerle sürekli olarak sıvı, buhar ve buz arasında
C "Suyun Canlılar İçin Önemi" Biyoloji dersi için ödev. Canlilar İÇİn Suyun Önemİ. Hava, su, ısı, ışık ve besin maddeleri canlıların yaşaması için gerekli temel unsurlardır. Bu unsurların başında oksijen ve su gelmektedir. Canlı organizmayı oluşturan hücrelerin yaşam faaliyetlerini devam ettirebilmeleri için suya
Kara, hava ve suyun canlı yaşamındaki önemini araştıralım. Cevap: Kara canlıların yaşadığı yerdir.Üzerinde tarım yapılır, bitkiler ormanlar tüm canlı yaşamı için önemlidir.Hava olmadan canlıların yaşaması mümkün değildir.Oksijen tüm canlılar için önemlidir.Su her canlının yaşaması için gereklidir.Su
Birinciderece kara ve deniz askeri yasak bölgeleri dıında kalan stratejik önemi haiz askeri veya kamu ve özel kurululara ait tesisler üzerinde ve dı sınırlarından itibaren yatay olarak her yönde en az yirmibe kilometre, dikey olarak limitsiz yüksekliğe kadar uzanan ve milli hudutlar içinde kalan hava sahalarıdır. (EKİL -8)
Yeryüzünün3/4`ünü oluşturan 2 atomlu moleküllerdir. Akıcı, kararlı, çözücü ve taşıyıcı özelliklere sahip olan su canlı yaşamını doğrudan etkiler. Hücrelerin ortalama %65`ini su oluşturur. Su, canlı yaşamında sindirim, solunum, boşaltım, dolaşım, fotosentez, beslenme gibi pek çok yaşamsal olayda etkili olur.
Mersin Su ve Kanalizasyon İdaresi (MESKİ) Genel Müdürlüğü'nün, "22 Mart Dünya Su Günü" etkinlikleri kapsamında düzenlediği eğitim seminerleri yoğun ilgi gördü.
Konum. Ankara. Web Sitesi. iyikus.com. 27 Kas 2017. #1. Çevre Sorunları ve Çözümleri. Başlıca çevre sorunları; hava, gürültü, su, toprak, flora-fauna ve kültürel çevre gibi alt başlıklar halinde incelenebilir. Aşağıda söz konusu çevre sorunlarına ilişkin tanımlamalarla, bunların, nedenleri, yarattığı etkiler
Kara hava ve suyun canlı yaşamındaki önemini kısaca araştıralım. Kara; canlıların yaşamını sürdürdükleri, beslendikleri, besinlerini yetiştirdikleri, hava soludukları ortam olduğu için önemlidir. Hava; hava olmazsa canlılar yaşayamaz. Soluk alıp veremez.
Kara hava ve suyun canlı yaşamındaki önemi Kara : Canlıların üzerinde yaşadıkları, yaşam sürdükleri, yiyeceklerini elde ettikleri yerdir. Bu nedenle kara olmadan deniz canlıları hariç diğer canlılar yaşayamaz.
Su kaynaklarımızı ve geleceğimizi koruyoruz! 22 Mart Dünya Su Günü Kutlu Olsun! Sürdürülebilir bir gelecek için suyun değerini biliyoruz. Su varsa hayat var! Geleceğimiz için su kaynaklarımızı koruyalım. Her damlası değerli, her damlasında hayat var. Suyu tasarruflu kullanmak ve su kaynaklarını korumak hepimizin görevi
DENİZBİYOLOJİSİ VE BALIKÇILIK-TERİMLER TANIMLAR. B [son güncelleme 01 Mart 2016] b-mezosaprob kuşak [b mesosabrobe zone] ® Saprob sistemler. B0 = B0 (kıs) [virgin biomass] ® Bakir biyokitle. baba [newel, bitt, bollard] Halatları volta etmeye ya da kasalarını geçirmeye yarayan, dik duran, silindirik olup güverte ya da
P3cAE. "Su ve Suyun Doğadaki ve İnsan Yaşamındaki Önemi" Bütün insanların vicdanında bir leke vardır. Benim de bir tane var. Ama insanların çoğu, ruhlarının yüzündeki bu süsleri hiç umursamazlar; bunları aynen kolalı gömlekleri kadar kolay taşırlar üstlerinde. Benim kolalı gömleğim yok, herhalde bu nedenle olacak, vicdanımdaki leke yüzünden son derece rahatsızım. Kısacası, bunu itiraf etmek istiyorum. itirafımın nedeni, artık hayatta uğraşacak daha hoş bir eğlence bulamayışım ya da insanların dikkatini başka türlü üzerime çekemeyeceğimi hissetmem değil; ayrıca içten davranmamın nedeni de erdemlerim hakkında bir şeyler anlatma isteğine sahip olmam değil, yo hayır! Bu olayda beni harekete geçiren, insanları herkesin önünde itirafa zorlayan alışılmış nedenlerden hiçbiri değil. Ben, zamanının geldiğini hissettiğim için itiraf ediyorum. İşte kalemi elime alıyorum ve çoktandır yüreğimi ezen bu kara lekeyi, fırçayla temizler gibi, içtenliğimle ruhumdan süpürüp atmak istiyorum. Bütün bunlar, sokakta gezdiğim ve tanıdık bir ortaokul öğrencisi kıza rastladığım keyifli bir mayıs günü başladı. Kızın adı Lizoçka'ydı; çok neşeli kahverengi gözleri vardı, ama bu gözler şimdi kederliydi; zarif ve canlı pembe yüzü karşılaştığımız anda solgun ve donuktu; yürüyüşü, kuş uçuşu gibi hafifken şimdi adımlarını zor atıyordu. "Lizoçka, merhaba! Bebeklerin nasıl?" Bu kızın kaçıncı sınıfta okuduğunu söylemeyi unuttum. Dördüncü sınıfta okuyor. Onunla bebek oynamayı çok severdim, insanlarla haşir neşir olduktan sonra yepyeni bir güç verir. "Merhaba," dedi Lizoçka ve sesinde gözyaşları hissettim. "Ne oldu sana, küçük hanım?" diye sordum kaygıyla, itiraf edeyim, onu seviyordum, o da on iki yaşın bütün gücü ve ihtirasıyla sevgime karşılık veriyordu. Ben o sırada olsa olsa elli üç yaşındaydım. Gözyaşları arasında "Yine... kompozisyon ödevi verdiler..." dedi. "Kompozisyon mu? Vay canına! Daha yazmadan ağladığınıza göre acıklı bir konu galiba?" Gülümsedi. "Tabii, size göre hava hoş, sizi kompozisyon yazmaya zorlamıyorlar!" "Ne yazık ki, zorluyorlar, Lizoçka. Yalnız, sizi öğretmenler, beni ise koşullar zorluyor. Hangisinin daha kötü olduğunu söylemeyelim. Ama siz üzülmeyin, ben sizin için bir kompozisyon yazarım. Konu nedir?" " 'Su ve Suyun Doğadaki ve insan Yaşamındaki Önemi!' Sahiden yazar mısınız, aziz dostum? Hem de beş numaralık?" "Artısı da olması için çalışacağım!" "Sonra da bebek oynamaya gelir misiniz?" "Kompozisyondan sonra mı? Mutlaka gelirim." "Hoşça kaim! Ne kadar iyisiniz!" Ve gitti... Kompozisyon yazmak bildiğim bir iş olduğu için bu işi yapmayı böyle çabucak önerivermiştim. Bir keresinde bir edebiyat öğretmeni, "Skalozub ve Molçalin'in Kişiliklerindeki Olumlu Özellikler" konusunda beşinci sınıftan bir kız için yazdığım bir kompozisyona iki numara vermişti. Başka bir sefer de "Ana Babalara Saygı Göstermenin Yararları ve Zararları" ya da buna benzer bir konuda altıncı sınıfta okuyan bir çocuk için yazdığım kompozisyondan eksisiyle birlikte bir numara almıştım. Yani ne yapmam gerektiğini biliyordum. Ama yine de kara kara düşünmeye başlamıştım. Sevgili küçük kızımın tam not almasını çok istiyordum. En az beş numara almak için nasıl bir kompozisyon yazmalıydım? Biraz düşündükten sonra kararımı verdim Yazmaya başlamadan önce, iki buçuk arşınlık uzun boylu bir oğlan değil, on iki yaşında, pembe yanaklı küçücük bir kız olduğumu düşünmem gerekiyordu. Öğretmen konuyu verirken çocuğun bu konudaki bilgilerini, psikolojisini, üslubunu ve nihayet kompozisyon konusuna düşünsel bakışım, bu konuya karşı tavrını göz önüne alıyordur mutlaka. Oyle olduğundan hiç kuşku yok. Demek ki, ben de elimden geldiğince bir çocuğu taklit etmek zorundaydım. Harika! Eve giderek divana uzandım, bir sigara içtim ve hiç istemediğim halde uyuyup kaldım, istemediği halde bana misafirliğe gelen bir arkadaşım beni uyandırdı. Bana uğramak gibi bir niyeti olmadan evden çıkmış ve birden bana gelivermiş! Biz onunla oturup dostluk bağlarının ne kadar esnek olduğundan konuşmaya başladık Arkadaşının evinin sağ tarafından geçip giderken birden ona uğruyor, uyumasına engel oluyorsun. Daha sonra şaraptan ve şarap içen insanlardan söz ettik. Şu konuyu açıklığa kavuşturduk Cebinde para ya da şarap dükkânında kredisi olan insanlar şarap satın alabilirler, ne parası ne de kredisi olmayanlar ise bunu yapamazlar. Arkadaşım gittiğinde su konusunu yazmak için artık vakit geç olmuştu... Kompozisyon ödevi cumartesiyeydi, daha iki günüm vardı. Fakat ertesi gün suya engel olan artık arkadaşım değil, bana karşı davranışlarında gerçek bir düşman olan şaraptı. Son gün gelip çattı. Su ve suyun doğadaki ve insan yaşamındaki önemi konusunda yazmaya oturdum. Başım çok ağrıyordu, ama yine de yazdım. Sonra okudum, hiçbir şey anlamadım ve bir çocuğu çok başarılı bir biçimde taklit ettiğime, bu ödevle öğretmeni tamamen tatmin edeceğime karar verip kompozisyonu benim küçük öğrenci kıza götürüp verdim. Beni sevinçle karşıladı. "Hazır demek! Ah, ne kadar iyi! Beş numaralık değil mi? Tabii beş numaralık olacak, siz zaten yazarsınız... Gelin bebek oynayalım!" Gittik ve oynadık, sonra ben eve döndüm, gece gönül rahatlığıyla uyudum... Pazar günü ona gittim. Beni anneciği karşıladı. Güzel bir çan kulesi kadar iriyarıydı, gözleri iki tabanca namlusu gibi bana bakıyordu. "Ah, siz misiniz, beyefendi hazretleri? Siz ha?" "Ben olduğumdan hemen hemen eminim, hanımefendi." "Şaka etmeyin, efendim!" "?!?" "Siz yazarsınız ha!, Ya-zar! İşitiyor musunuz?" "İşittiğimi sanıyorum... Ama ne demek istediğinizi anladığımdan emin değilim..." "Kızımın başına neler getirdiniz?" "İzin verin de hatırlamaya çalışayım..." "Gelin de haline bakın!.." Gittim ve baktım. Lizoçka yatakta yatıyordu. Avaz avaz ağlıyordu zavallıcık. "Lizoçka," dedim. "Ah!.. Anneciğim, anneciğim, kapıcı Matvey'e söyleyin, bu adamı bıçakla mı... baltayla mı... neyle olursa olsun kessin... Öldürün onu!" diye bağırmaya başladı Lizoçka. Bu çok şaşırtıcıydı. "Anlatır mısınız..." "Kızımı bütün okulun alay konusu yapan ve ona sıfır aldıran şu iğrenç kompozisyonunuzu alın!.. Alın da..." Çıktım. Kompozisyonu özenle alıp cebime sakladım ve yürüdüm. Sanki cebimde bütün sırlarıyla birlikte koskoca Atlas Okyanusu'nu taşıyordum. Eve giderek kompozisyonu okudum... Buyurun siz de okuyun"Su ve Suyun Doğadaki ve İnsan Yaşamındaki Önemi Su, ıslak bir sıvıdır. Yeryüzünde suyun ortaya çıkışı tarih öncesi zamanlara kadar gider. Önceleri yeryüzünde su çok fazla değildi, ama daha sonra Tanrı'nın buyruğuyla dünya çapında büyük bir su baskını olunca yeryüzünde topraktan daha fazla su oldu, o zamandan beri de hiçbir yere akmadan bataklıklarda, göllerde ve denizlerde öylece duruyor. Su yalnızca alçak yerlerde birikir, yüksek yerlerde ise duramaz, çünkü su bir sıvıdır. Suyu bir dağın tepesinden dökersek hemen aşağı doğru akar, bu nedenle dağların etekleri her zaman denizlerle, göllerle ve bataklıklarla çevrilidir. Bir portakalın üstüne su dökecek olursak su, portakalın üstünde de duramaz. Ama dünya da portakal gibi yuvarlak olduğu halde su dünyanın üstünde durur... Bütün nehirler de yukarıdan aşağı doğru akar, çünkü nehirler, yüksek yerlerden doğar ve su da akıcıdır. Suyu yere, döşemeye dökersek o zaman da neresi alçaksa oraya doğru akar, ama bunun tersi olmaz. Suyu yağdan ayırt etmek çok basittir, çünkü su yazın donmaz, yağ ise eğer mahzene koymuşsak yaz da olsa donar. Bitkisel yağ suya daha çok benzer. Bataklıklardaki su kirli, denizlerdeki su tuzludur ve bu yüzden içilmez, sadece nehirlerdeki su içilir, ama yalnız musluk suyunun olmadığı yerlerde. Su içmek zararlıdır, çünkü insan üşütebilir, çay, kahve ve kvas içmek daha yararlıdır... Su, aynı zamanda ulaşım yolu olarak da kullanılır ve suyu çok olan devletler çok gelişmiş ticaretleriyle dikkat çekerler. Eskilerden Finike ve Yunanlılar, zamanımızdan da İngiltere bu devletlerdendir. Balıklar suda yaşamayı severler. Suyun üstünde filo denilen özel gemilerle mal taşımak çok rahattır, ama suyun üstünde yürümek olanaksızdır, çünkü su sıvıdır ve ayakların altında açılır, insan boğulur. Doğada su, yazın yağmur olarak bulunur, yağmur yüzünden yerler çamur olur. Yağmur yağdığı zaman ilk önce evlerin çatılarına düşer, oradan da derecikler halinde toprağa akar. Yağmur yağarken büyükler sokağa ayaklarında lastik, tepelerinde şemsiyeyle çıkarlar, çocuklarsa evde otururlar ve canları çok sıkılır. Kışın yağmur donar ve kar Şeklinde toprağa düşer, bu yüzden de hava soğuk olur. İnsan yaşamında su, çeşitli ihtiyaçlar için gereklidir Onunla çay yapılır, çorba pişirilir, yıkanılır, sabunla yıkanırken sabun insanın gözüne kaçar ve çok acıtır. Suyla sabundan çok güzel balon olur. Balon yapmak için suyun içine birazcık sabun atılır, bir saman çöpü alınır ve çöp bu sıvıya batırılarak dikkatle üflenir. Saman çöpünün ucunda büyük, güzel, rengârenk bir balon şişer ve çöpten ayrılarak patlayana dek havada uçar. Suyla çamaşır yıkanır, odaların yerleri silinir ve terliyken su içilirse insan üşütebilir. Bir de suda yüzülür, ama bazıları boğulur. Böylece suyun doğadaki ve insan yaşamındaki öneminin çok fazla olduğunu açıkça görmüş oluyoruz. Yelizaveta Pionova" İşte benim kompozisyonum. İtiraf edeyim ki, onu okuduktan sonra kendimi beğendim, çünkü bu kompozisyon tümüyle bir dördüncü sınıf öğrencisinin üslubuyla ve çocuk psikolojisini bilmeden yazılmıştı. On iki yaşındaki bir kız çocuğu için sabun köpüklerinin Finikelilerin yaptığı ticaretten daha ilginç olacağını biliyordum ve bu yüzden suyu bir kültür faktörü olarak ele aldığımdan daha çok sabun köpükleri üzerinde durmuştum. Çok daha parlak bir şekilde kanıtlayabileceğim halde, suya karşı şarabın üstünlüklerini kanıtlamaya kalkışmıyordum. Kompozisyonumda devletlerin gelirlerini artırma yöntemleri bakımından suyun da dolaylı vergilerle vergilendirilmesi gerektiğini ileri sürmüyordum. Ne demeye bunu ileri sürmüyordum sanki? İnsanlar çok gelişmiş yurtseverlik duygusuyla daha neleri ileri sürüp duruyorlar! Ben dördüncü sınıf öğrencisi bir kızın bilemeyeceği hiçbir şeyden söz etmiyordum ve onun bilebileceği her şeyi yazmışım gibi geliyordu bana. Bu pek saygıdeğer öğretmene, bilmem ki, ne yazmak gerekiyordu? On iki yaşındaki bir kız öğrenci için bir de kendisi böyle bir kompozisyon yazmayı denesin bakalım, nasıl yapıyormuş görelim!.. Bu adam benim kızıma nasıl sıfır verebilirdi?..... -alıntının sonu- Maksim Gorki tarafından yazılan ve M. Özgül - A. Hacıhasanoğlu tarafından tercüme edilen Makar Çudra'dan alıntıdır. Google kitap için tıklayınız
Her insanın vicdanında bir leke vardır. Benim de vicdanımda böyle bir leke var. Ama insanların çoğu ruhlarının yüzünü örten bu süslere karşı çok ilgisiz davranırlar. Onlar bu lekeyi, sanki sırtlarında kolalı bir gömlek taşır gibi kolayca taşırlar.. Oysa ben bu çeşit gömlekler giymiyorum. Galiba da bunun için, vicdanımdaki leke bana büyük bir ağırlık veriyor. Kısacası ben, günahımı itiraf etmek istiyorum. İşte kalemi elime alıyor ve uzun zamandan beri yüreğimi ezen o kara lekeyi, fırçayla temizler gibi ruhumun üzerinden temizlemek istiyorum. * Bütün bunlar, neşeli bir mayıs günü, sokakta başladı. O gün dolaşırken ortaokul öğrencilerinden tanıdık bir kıza rastladım. Kızın adı Lizoçka idi. Lizoçka'nın çok neşeli ela gözleri vardı. Ama şimdi bu gözler üzüntülüydü. Ona rastladığım zaman pembe, zarif ve canlı yüzü, cansız ve solgundu. "Günaydın Lizoçka," dedim, "kukla bebekleriniz nasıl?" "Günaydın!" diye cevap verdi. Sesinde gözyaşlarını fark etmiştim. Sanki korkuyla sordum "Kızım, sana ne oldu?" Onu sevdiğimi itiraf ederim. O da bu sevgime, on iki yaşının bütün gücüyle ve tutkusuyla karşılık veriyordu. Ben o zamanlar henüz elli üç yaşındaydım. "Bize...Yine bir kompozisyon ödevi verdiler." "Kompozisyon ödevi mi?... İyi de konu o kadar hazin mi ki, daha yazmadan ağlamaya başladınız?" "Size göre hava hoş," dedi. "Sizi kompozisyon yazmaya zorlamıyorlar." "Ne yazık ki, Lizoçka, bizi de zorluyorlar. Yalnız aramızda şu fark var Sizi öğretmeniniz zorluyor, bense yaşamak için yazmak zorundayım. Bunlardan hangisinin daha kötü olduğunu tartışmayacağım. Ama üzülmeyiniz canım, sizin yerinize ben yazarım. Konu nedir?.." "Su... Suyun Doğa ve İnsan Yaşamındaki Önemi...Yazacak mısınız? Hem de 5 alacak?" "Çalışacağım. Hem de aferinli olmak şartıyla..." "Sonra bebek oynamaya gelir misiniz?" "Yazdıktan sonra mı? Herhalde gelirim. "Hoşça kalın. Ne sevimlisiniz!..." Lizoçka yanımdan ayrıldı. Ben, biraz da bu işin ehli olduğum için Lizoçka'ya ödevini yazmayı böyle çabucak teklif etmiştim. Bir keresinde lise beşinci sınıf öğrencilerinden bir kıza Skalozub ile Molçalin'in Karakterlerindeki Olumlu Noktalar konusu üzerine yazdığım ödev için 2 vermişlerdi. Yine bir başka kez lise beşinci sınıf öğrencilerinden birisine Anaya Babaya Saygı Göstermenin Yararları konusu üzerine yazdığım bir ödeve 1 vermişlerdi. Bunun için yapacağım işi biliyordum. Ama yine de düşünmeye başladım. Lizoçka'nın tam not almasını istiyordum. Beş'ten aşağı olmasın diye nasıl bir ödev yazmalıydım? Biraz düşündükten sonra, şu kararı verdim Ödevi yazmadan önce, koca bir adam olmadığımı, kırmızı yanaklı on iki yaşında minimini bir ortaokul öğrencisi olduğumu iyice hatırımda bulundurmalıydım. Öğretmen, öğrencisine bir ödev verirken öğrencinin bu konu hakkındaki bilgisini, onun psikolojisini, üslubunu, sonunda kompozisyon üzerine olan görüşlerini de hiç kuşku yok, hesaba katmaktadır. Bunun böyle olduğu muhakkaktır. Demek ki ben elden geldiğince bir çocuğu taklit etmeye çalışacaktım. Çok güzel. Eve geldikten sonra bir kanepeye uzandım, bir sigara tellendirdim. Hiç de uyumaya niyetim olmadığı halde uyudum. Ödev, cumartesi için verilmişti. Benimse daha iki günüm vardı. Ertesi gün de ödevi yazamadım. Son gün geldi, çattı. Su... Suyun Doğa ve İnsan Yaşamındaki Önemi konulu ödevi yazmak üzere masamın başına geçtim. Başım çok ağrıyordu. Ama buna karşın ödevi yazdım. Bitirdikten sonra okudum. Ama hiçbir şey anlamadım. Herhalde bir çocuk yazısını çok iyi taklit etmiş olacaktım. Bundan ötürü de öğretmeni iyice memnun edeceğime karar vererek ödevi Lizoçka'ya götürdüm. Lizoçka beni büyük bir sevinçle karşıladı. "Hazır, ha!" dedi. "Ne kadar iyi!... Beş numaralık mı yazdın? Herhalde beş numaralık. Tabii... Siz yazar değil misiniz?...Haydi şimdi bebek oynayalım." Gittik, bebek oynadık. Sonra ben eve döndüm. Gece çok rahat bir uyku uyudum. * Pazar günü Lizoçka'ya gittim. Beni annesi karşıladı. Gözleri, iki tabanca namlusu gibi bana çevrilmişti. "Siz misiniz beyefendi hazretleri?" diye sordu. "Siz ha?... Siz yazar, siz edebiyatçı ha?! Dediklerimi duyuyor musunuz? Kızıma ne yaptığınızı biliyor musunuz?" "İzin veriniz de ne yaptığımı anımsayayım!..." "Gelin de ona bir bakın!" Odaya girdim ve gördüm. Lizoçka yatakta yatıyordu. Zavallı kız avazı çıktığı kadar ağlıyordu. "Lizoçka!..."dedim. "Ahhh...Anne!..."diye haykırdı."Kapıcı Matvey'e söyle de bu adamı bıçakla mı, baltayla mı, neyle olursa olsun, öldürsün! Öldürün bu adamı!..." Bu, gerçekten şaşılacak bir şeydi. "Ne olduğunu bana lütfen anlatınız," dedim. "Kızımı bütün öğrenciler arasında gülünç bir duruma düşüren, ona sıfır aldırtan şu iğrenç kompozisyonunuzu alınız da..." Kompozisyonu ihtiyatla aldım. Cebime yerleştirerek evime yollandım. Eve gelir gelmez ödevi okudum. İşte siz de okuyun "Su... Suyun Doğa ve İnsan Yaşamındaki Önemi Su, ıslak bir sıvıdır. Yeryüzünde peyda oluşu, tarihten önceki zamanlara rastlar. İlk zamanlar dünya daki su çok azmış. Ama Tanrı'nın emir ve iradesiyle büyük bir tufan olmuş. Bunun sonucu olarak yeryüzündeki suyun miktarı karalardan da fazla olmuş. O zamandan beri dünyadaki su hiç bir tarafa akmaksızın bataklıklarda, göllerde, denizlerde toplanmaktadır. Su, alçak yerlerde birikir ve durur. Sıvı halinde olduğu için yüksek yerlerde tutunamaz! Suyu bir dağın tepesinden dökecek olursak, kısa bir süre sonra tümüyle aşağıya akar. Bunun içindir ki dağ etekleri, daima denizlerle, göllerle, bataklıklarla çevrilidir. Suyu bir portakal üzerine dökecek olursak orada durmadığını, kayıp gittiğini görürüz. Oysa dünya da bir portakal gibi yuvarlak olduğu halde dünya üzerindeki sular kaymamakta ve durabilmektedir. Bütün ırmaklar yukarıdan aşağıya doğru akar... Çünkü onlar da sıvıdır ve yüksek yerlerden kök alırlar. Hatta suyu bir döşeme üzerine bile döksek, daha alçak yanlara doğru aktığını görürüz. Suyu yağdan ayırt etmek çok kolaydır. Çünkü su, yazın donmaz!... Oysa yağı mahzene koyacak olursak yazın da donar. Öteki yağlara göre zeytinyağı suya daha çok benzer. Bataklıklardaki sular kirli, denizlerdeki sular tuzludur. Bundan ötürü içilmezler. İçmeye yarayan sular ırmak sularıdır. Bunlar ancak, borulu sular bulunmadığı zamanlar içilir. Su içmek zararlıdır, çünkü insan kendisini üşütebilir. Çay, kahve, kvas içmek daha yararlıdır. Su ulaşım yolu olarak da yararlıdır. Suları çok olan devletler çok gelişmiş ticaretleriyle göze çarpmaktadırlar. Eski Finikeliler ve Yunanlar, şimdiki İngiltere bu çeşit devletlerdendir. Suyun üzerinde yürünemez!... Çünkü su sıvıdır. Ayaklar altında dağılarak insan batar. Su yazın, doğada yağmur halinde görülür. Çamur da bu yüzden olur. Yağmur yağdığı zaman ilkin damların üzerine düşer!...Oradan da küçücük seller halinde toprağa akar. Yağmur yağdığı zaman büyükler, ayaklarında lastik, ellerinde şemsiye olduğu halde dolaşırlar. Çocuklar ise evde otururlar. Tabii bundan ötürü de canları sıkılır. Kışın yağmur donar ve kar halinde toprağa düşer!... Bundan ötürü de soğuk olur. Su ile sabun köpürtüldüğü zaman çok güzel sabun baloncukları yapılabilir. Sabundan baloncuklar yapmak için biraz sabun, su içinde eritilir. Sonra da bir saman çöpü ile üflenir. Yalnız üflerken dikkatli davranmak gerekir. Bir insan terli olarak su içecek olursa kendisini üşütebilir. Suda yıkananlar, boğulanlar da vardır. Böylece suyun doğada ve insan yaşamında çok önemli bir rol oynadığını açıkça görüyoruz. Yelizaveta Piyonova." İşte benim yazdığım kompozisyon. Okuduktan sonra, ne yalan söyleyeyim, yazdıklarımdan memnun kaldım. Çünkü bu yazı, tam bir ortaokul öğrencisi üslubuyla yazılmıştı. Çocuk psikolojisine yabancı olduğu da iddia edilemezdi. On iki yaşlarındaki bir kızın, Finikelilerin ticaretinden çok sabun köpükleriyle ilgileneceğini biliyordum. Bunun için de suyun kültüre yaptığı hizmetten çok sabun köpükleri üzerinde durmayı yeğlemiştim. Ben şarabın sudan daha iyi olduğunu kanıtlamaya kalkmadım. Oysa bunu çok iyi yapabilirdim. Ben, on iki yaşındaki bir ortaokul öğrencisinin bilemeyeceği şeyler üzerine bir sözcük bile yazmadım. Bana öyle geliyor ki, ben, bu yaştaki bir kızın bileceği her şeyden söz ettim. Bilmem ki, şu sayın öğretmene ne demeliydim? On iki yaşındaki bir kıza böyle bir ödev yazmayı bir de o denesindi! Bu adam kızıma niye sıfır vermişti? Bu sayın kişiyle görüşmeye karar verdim. * Öğretmenle görüşmeye gittiğim zaman karşımda uzun suratlı, zayıf bir adam gördüm. İki ayağı üzerine kalkmış bir kertenkeleyi andırıyordu. Ona; "Beyefendi," dedim, "ben, ortaokul öğrencilerinden Yelizaveta Piyonova'nın yazdığı Su... Suyun Doğa ve İnsan Yaşamındaki Önemi konulu ödevin yazarıyım.!" Öğretmen dehşetle bağırdı "Bunu itiraf etmeye utanmıyor musunuz?..." "Ben sizinle kendim için konuşmaya gelmedim. Amacım Piyonova'ya niçin sıfır verdiğinizi öğrenmektir." Öğretmen güvenle karşılık verdi "Ödevi için verdim." "Bu ödevin neresi hoşunuza gitmedi?..." "Baştan başa saçma!.." Yanıma bir silah almadığıma acıdım. Bu öğretmeni, büyük bir sevinçle, top mermisiyle öldürebileceğimi hissediyordum. Gene de ona yine sakin karşılık verdim "Beyefendi," dedim, "siz galiba doğada ağaç olmadan orman yetişebileceği kanısındasınız! Siz öğrencinizden su ve doğa üzerine açık bir fikir istiyorsunuz!... Ama sayın efendim, öğrencinizin doğayla en küçük bir ilişkisi bulunmadığını bilmem farkında mısınız? Liza kagir bir evin ikinci katında oturmaktadır. Onun evinden doğaya olan uzaklık pek büyüktür. Sizin de bileceğiniz üzere doğa kentlerin dışında bulunur. Liza'nın anasıyla babası, kızlarını doğayla tanıştırmak konusunda henüz hiçbir şey yapmamışlardır. Buna emin olunuz ki, Piyonova doğanın nerede bulunduğunu, ne olduğunu size anlatacak bir durumda değildir." "Tuhaf!... Bu gerçekten çok tuhaf. Pekiyi, sizin amacınız ne?" "Piyonova'ya bir başka konu veriniz! Bundan sonra onun ödevlerini yazmayacağıma size yemin ederim." "Bir başka konu mu? Şu olabilir. Bu kez de Deniz ve Çöl konusunu yazsın!" Ben yalvarırcasına öğretmenin yüzüne baktım. "Deniz ve Çöl..." diye tekrarladı, "güzel bir konu." Ben can sıkıntısıyla cevap verdim "Ama efendim," dedim, "kız ömründe ne bir deniz görmüştür, ne de bir çöle gitmiştir." "Bu kız hiç de gelişmemiş! Öyleyse Doğanın Etkisi konulu bir şey yazsın!" " Yine doğa..." "Haklısınız. O zaman, Baltık Denizi ve onun Ekonomik, Politik, Kültürel ve Ticari Durumu üzerine bir şey yazsın!..." "Kızcağız bu çocuk yaşında henüz politika ticaretine alışmadı ki, a efendim!..." "Bu kız da ama geri kafalı imiş ha!... Peki, ona ne versek acaba? Çatski ile Hlestakov'un Karakterleri Arasında Ortaklaşa Noktalar Nelerdir? bunu yazsın!" Bütün insanlar gibi ben de bir dereceye kadar yumuşak başlı ve insan severim. Bununla birlikte, ben bunu kendimi mazur göstermek için söylemiyorum. Ancak günahımı itiraf etmiş olmak için söylüyorum. Öğretmenin odasında çini bir soba vardı. Sobanın üst yanında bir hava deliği bulunuyordu. İşte öğretmeni kendi kravatıyla bu deliğe bağladım ve onu oracıkta asıverdim. Asılan öğretmen ayağa kalkmış kertenkeleye olan benzerliğini ancak kaybetti. Ama bunun dışında kimsenin hiçbir şey kaybetmediğini sanıyorum. İşte bütün söylemek istediğim bu kadardır. *** Pazar Neşesi Temel yaşlanan karısının artık eskisi gibi duyamadığını düşünüyordu. Belki de, bir kulak doktoruna götürüp, duyma cihazı almalıydılar.. Tamam da bunu Fadime'ye nasıl söyleyecekti. Önce doktora gitti. Derdini anlattı. "Kolayı var" dedi, doktor. "Evde sen bir test yapıp, duyup duymadığını kontrol edersin. Sonra durumu eşine anlatır, alır bana getirirsin. Bir kulaklık takarız.." Sonra testi anlattı. Temel önce 30, sonra 20, sonra 10, sonra 5, sonra 2 metreden normal sesle bir soru soracak ve karısının kaç metreden cevap verdiğini gelip doktora söyleyecekti. Temel eve koştu. Daha bahçedeyken, açık mutfak penceresinden Fadime'yi gördü. 30 metreyi tahmin etti ve normal sesle sordu. "Akşama ne var, hanım?." Cevap yok.. 20 metreye geldi. "Akşama ne var, hanım?." Cevap yok.. 10 metreye, 5 metreye geldi. "Akşama ne var, hanım?." Cevap yok.. En son 2 metreye geldi. "Akşama ne var, hanım?." Gene cevap yok.. İçeri girdi. Karısının tam arkasında durdu ve sordu.. "Fadime akşama ne var?." "Allah kahretsin Temel" diye bağırdı Fadime, "Beş defadır, 'Tavuk' diye bağırıyorum sana.. Sağır mısın?." Latin Sözleri "Docendo discitur." "Öğreterek öğrenilir! Seneca Yasal Uyarı Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
Çevremizdeki canlı varlıklar değişik ortamlarda yaşamaktadır. Her canlı belli koşullar taşıyan ortamlarda yaşamını sürdürmektedir. Hava , su ve güneş bütün canlılar için ve hayvanların yaşayabilmesi de çevre koşullarına bağlıdır. Deniz , göl ve akarsular olmasaydı balıklar yaşayamazdı. Ormanlar olmasaydı yabani hayvanlar barınamazdı. Güneş olmasaydı yeşil bitkiler kendileri için gerekli besinleri içinde yaşadıkları ortamın koşullarına uyum gösterirler. Örneğin suda yaşayan hayvanların solungaçları vardır. Bu solungaçlar yardımı ile solunum yaparlar. Karada yaşayan hayvanlar da bulundukları ortama göre uyum sağlarlar. Örneğin ; su kenarlarında yaşayan kurbağalar yeşil renklidir. Hayvanların renkleri ve görünümleri mevsimlere göre de değişiklik gösterir. Örneğin tavşanların tüylerinin rengi kış mevsiminde beyaz , sonbaharda ise kahverengiye yaşamlarını sürdürebilmeleri için uygun ortamlar gereklidir. Canlıların yaşama ortamlarında önce temiz hava , su ve toprak olmalıdır. Bunların bulunmadığı ortamlarda canlıların yaşaması ve çoğalması mümkün canlılar hava , su ve kara ortamlarında yaşarlar. Gözle görülemeyecek kadar küçük canlılar , bakteriler havada yaşayabilirler . Bazı bitki ve hayvanlarda suda yaşar . Balık , balina , yunus , midye , yengeç , istakoz suda yaşayan hayvanlardandır . Nilüfer , su kamışı , su yosunu , pirinç suda yaşayan bitkilerdir. Aslan , kaplan , koyun , keçi gibi canlılar karada yaşayan hayvanlara örnektir. Meşe , kayın , kavak gibi bitkiler de karada yaşar. Bazı canlılarda hem karada hem de suda yaşarlar. Ördek , fok , penguen , kurbağa bu tür canlılara VARLIKLARI , CANSIZ VARLIKLARDAN AYIRAN ÖZELLİKLERCanlı varlıkları cansız varlıklardan ayıran bir takım özellikler vardır. Bunlar -Canlı varlıklar doğar , beslenir , büyür , çoğalır ve ölürler . Cansız varlıklarda böyle bir özellik varlıklar hareket ederler. Hayvanlar yer değiştirerek hareket eder , bitkiler ise ışığa , suya doğru yönelirler cansız varlıklar hareket varlıkların belli bir şekli ve büyüklüğü vardır. Bu şekil ve büyüklük canlı türüne göre çeşitlilik gösterir. Cansızların belli bir şekil ve büyüklüğü canlılar soylarının devamı için ürerler. Cansızlarda böyle bir özellik yoktur .HAVA , SU , KARA ORTAMLARI ve BARINDIRDIKLARI CANLILARÇevremizdeki canlı varlıklar değişik ortamlarda yaşamaktadır. Her canlı belli koşullar taşıyan ortamlarda yaşamını sürdürmektedir. Hava , su ve güneş bütün canlılar için ve hayvanların yaşayabilmesi de çevre koşullarına bağlıdır. Deniz , göl ve akarsular olmasaydı balıklar yaşayamazdı. Ormanlar olmasaydı yabani hayvanlar barınamazdı. Güneş olmasaydı yeşil bitkiler kendileri için gerekli besinleri içinde yaşadıkları ortamın koşullarına uyum gösterirler. Örneğin suda yaşayan hayvanların solungaçları vardır. Bu solungaçlar yardımı ile solunum yaparlar. Karada yaşayan hayvanlar da bulundukları ortama göre uyum sağlarlar. Örneğin ; su kenarlarında yaşayan kurbağalar yeşil renklidir. Hayvanların renkleri ve görünümleri mevsimlere göre de değişiklik gösterir. Örneğin tavşanların tüylerinin rengi kış mevsiminde beyaz , sonbaharda ise kahverengiye yaşamlarını sürdürebilmeleri için uygun ortamlar gereklidir. Canlıların yaşama ortamlarında önce temiz hava , su ve toprak olmalıdır. Bunların bulunmadığı ortamlarda canlıların yaşaması ve çoğalması mümkün canlılar hava , su ve kara ortamlarında yaşarlar. Gözle görülemeyecek kadar küçük canlılar , bakteriler havada yaşayabilirler . Bazı bitki ve hayvanlarda suda yaşar . Balık , balina , yunus , midye , yengeç , istakoz suda yaşayan hayvanlardandır . Nilüfer , su kamışı , su yosunu , pirinç suda yaşayan bitkilerdir. Aslan , kaplan , koyun , keçi gibi canlılar karada yaşayan hayvanlara örnektir. Meşe , kayın , kavak gibi bitkiler de karada yaşar. Bazı canlılarda hem karada hem de suda yaşarlar. Ördek , fok , penguen , kurbağa bu tür canlılara CANLILARDA HANGİ ORTAK ÖZELLİKLER VAR ?Canlı varlıkların tümünde görülen canlılık özelliklerine canlıların ortak özellikleri denir. Beslenme , büyüme , hareket etme , solunum , boşaltım , çoğalma ve hücrelerden oluşma bütün canlılarda bulunan ortak özelliklerdendir. Şimdi bunları sırasıyla BESLENME Besinler , canlıların yaşamlarını sürdürebilmeleri için gereklidir. Bütün canlılar büyüyüp , gelişmek , hareket etmek ve çoğalmak için beslenirler. Bütün bunlar için gereken enerji yenen besinlerden besinlerini kendileri yaparlar. Suda erimiş olarak bulunan besin maddelerini kökleri ile toplarlar , güneş ışınlarının yardımıyla bunları yapraklarında besine dönüştürürler. Hayvanlar ise hazır besinlerle beslenirler . Hayvanların bir kısmı otla , bir kısmı etle , bir kısmı ise hem ot hem de etle beslenirler . Ot yiyerek beslenen hayvanlara otobur , etle beslenen hayvanlara ise etobur adı , koyun , keçi , tavşan , at , eşek , geyik , fil , zürafa gibi hayvanlar otla beslenir. Kartal , aslan , çakal , kurt , balıkçıl kuşlar gibi hayvanlar ise etle beslenir. Böceklerin bir bölümü , yılan , kaplumbağa , kertenkele , maymun , ayı gibi hayvanlar ise hem ot hem de etle , ördek , hindi , güvercin , gibi hayvanlar otla bitkilerle bazı durumlarda ise böcek ve solucan gibi hayvanları yiyerek etle BÜYÜME ve GELİŞMEBütün canlılar doğar , büyür ve gelişir. Büyüme canlıyı oluşturan hücrelerin sayısının artması olarak tanımlanır. Bu olay beslenme sayesinde büyümesi tohumun toprakta çimlenmesi ile başlar. Çimlenen tohumlar bir süre sonra fide haline gelir. Filelerde zaman içinde yetişkin bir bitkiye dönüşür. Hayvanlar doğdukları andan itibaren gelişmeye başlar . Zaman içinde hücre sayıları artar . Hayvanlar gerekli besin maddelerini bulurlarsa daha çabuk gelişerek büyüdüklerinde bir süre sonra çoğalma özelliği İRKİLMEİrkilme canlı varlıkların uyarıcılara karşı gösterdiği tepkidir. Örneğin elimize bir toplu iğne batacak olsa elimizi hızla çekeriz. Bu olay bir irkilmedir. Aynı şekilde hayvanlar , ses duyduklarında bir tehlikeye uğramamak için kaçar veya HAREKETHer canlı besin bulabilmek , düşmanlarından korunmak ve rahat bir yaşam sürmek için hareket eder. Canlı varlıkların yer ve yön değiştirmelerine hareket denir. Bitkiler kökleriyle toprağa bağlı oldukları için yapraklarını , çiçeklerini ve gövdelerini hareket ettirebilir. Bitkilerin yaprakları ve dalları Güneş’e doğru , kökleri ise toprak altında suya doğru yönelir. Hayvanlar yürüyerek , koşarak , sürünerek veya uçarak hareket SOLUNUMCanlıların hareket edebilmeleri için enerjiye ihtiyaçları vardır. Bu enerji besin maddelerinin vücutta yakılmasıyla oluşur. Canlılar solunum sırasında havadan aldıkları oksijenle hücrelerindeki besinleri yakarak , enerjiye çevirirler. Solunum olayıyla üretilen enerji hareket etmek , çoğalmak ve yaşamak için kullanılır. İnsanlarda solunum organı akciğerlerdir. Balıklar ise solungaçları ile solunum yaparlar. Bitkilerin solunum organı yapraklardır. Bazı hayvanlar ise derileri yardımıyla solunum BOŞALTIMBoşaltım , vücutta oluşan zararlı maddelerin dışarı atılması olayıdır. İnsanların boşaltım organı böbreklerdir. Kanımızda zamanla oluşan vücudumuza zararlı maddeler böbrekler tarafından süzülerek dışarı atılır. Ayrıca derimizde zararlı maddelerin dışarı atılmasında terleme yoluyla yardımcı olur. Kandaki zararlı maddeler dışkı yoluyla vücut dışına atılır. Bitkiler yaprakları sayesinde zararlı maddeleri ÇOĞALMABüyüyüp gelişen canlılar belirli bir olgunluğa erişince , kendilerine benzeyen yavrular meydana getirirler. Bu olaya üreme denir. Canlılar üreme yoluyla soylarını devam ettirirler. Hayvanlar yumurtlayarak veya doğurarak çoğalır. Bazı bitkiler ise tohumla çoğalırlar.
Aşağıda toprak, su ve hava kirliliğinin canlı yaşamındaki olumsuz etkilerinin neler olduğunu tartışınız kısaca olarak ele alacağız. Çevre kirlilikleri, canlı hayatını olumsuz etkilemektedir. En fazla yaşanan çevre kirlilikleri, hava kirliliği, su kirliliği ve toprak kirliliği olarak yaşanmaktadır. Fosil enerji kaynaklarının hemen her alanda kullanılması hava kirliliğine neden olmaktadır. Tarım faaliyetlerinde kullanılan ilaçlar toprak kirliliğine neden olmaktadır. Sanayi atıklarının doğaya bırakılması su kirliliğine neden olmaktadır. Bu nedenle toprak, hava ve su kirliliğinin yaşanması canlı hayatını olumsuz etkileyerek canlı neslinin tükenmesine, azalmasına canlılık alanlarının daralmasına neden olmaktadır. Bu da dünyanın doğal denge ve döngülerinin bozulması anlamına gelir. Küresel ısınma da tehdit olarak yaşanmaktadır.
Eğer kar yağarsa; belki kar yığınları okulun bir gün, bir hafta ya da sonsuza dek tatil olmasına yetecek kadar büyük olabilirdi. Dolunayın meydana getirdiği hale, bu akşam kar yağması için ona yeterince umut vermişti. Fakat arka odadan gelen aykırı bir ses Bu akşam kar yağması için hava çok soğuk’ diyordu. Ahrens’in Günümüzde Meteoroloji’ adlı kitabında söylendiği gibi, havanın soğuk olması, kar yağması için bir engel midir? Yeterince kar yağışı görmemiş birisi bu soruya, hemen evet’ diyebilir. Erzurum gibi soğuk kışların olduğu yerlerde yaşayanlar ise çok soğuk havalarda da kar yağabileceğini bilir...Böyle yaygın ve yanlış bir inanış olmasına rağmen havanın soğuk olması, kar yağışı için bir engel değildir. Doğru; soğuk havada, sıcak havadaki kadar nem bulunmaz. Fakat hava ne kadar soğuk olursa olsun, daima kar oluşumuna yetecek kadar su buharı her zaman vardır. Örneğin, Fort Yellowston, Wyoming’de 2 Şubat 1899 günü maksimum sıcaklık sadece -28 dereceye ulaşmasına rağmen 8 cm. kalınlığında kar yağmıştı. Gerçekte, -47 dereceden daha düşük sıcaklıklarda bile kar yağışı olarak ince buz kristallerinin düştüğü gözlenmiştir. Diğer bir deyişle kar yağdığı için değil, normalde az bulutlu olan yüksek basınç alanlarında sakin ve açık geçen ayazlı geceler oluştuğu için kar yağmayan havalar daha soğuktur. Ancak, böylece gecelerde toprak da derinlere kadar donabilir. Örneğin, hava sıcaklığının -30 dereceye kadar düştüğü günlerde Erzurum’da toprak donar ve Kazma ve küreklerle mezar açamayan işçiler, çareyi kompresör kullanmakta bulur.’SOĞUKTAN KORUNMAK İÇİN KARDAN MAĞARA YAPINAtalarımız Kar mı soğuk, söz mü soğuk?’ diye sormuş. Bana göre kar, soğuk bir madde değildir; hatta iyi bir ısı yalıtıcısıdır. Hafif ve yumuşak bir kar örtüsü soğuğa karşı hassas olan bitkileri ve onların köklerini, bir battaniye gibi dondan korur. Kışın, karla örtülü olan yer yüzeyi, karla kaplı olmayan yüzeylere göre daha sıcaktır. Bu şekilde kar, toprağın derinlere kadar donmasını ve bitki köklerinin, yararlı böcek vb’nin de ölmesini toprak, erken yağan ilkbahar yağmurlarının toprağa sızmasını engelleyerek hızlı su akışına ve ani sellere de neden olur. Eğer daha sonra da yeterli yağış olmazsa, bu sefer toprak kurak kalır. Unutmayın bir kar fırtınasında kaybolursanız, kardan bir mağara yapıp içine girin. Bu sizi sadece sert esen rüzgardan değil, aynı zamanda gövdenizden olan ısı kaybını azaltarak şiddetli soğuktan da korur. Dağlardaki kar birikintileri, kışın eğlence yerlerini de oluşturur. İlkbaharda ve yazın eriyen kar da büyük bir ekonomik değerdir. Çünkü onlar, nehirlere, göllere ve barajlara yazın yağışsız, kurak günlerde gerekli olan suyu yere inip birikmeye başladığında ses iletimi ve dağılımını da etkiler. Bu nedenle, kar yağışından sonra etraf genelde daha sessiz olur. Kar derinliği arttıkça sesi yutma özelliği de artar. Karlı bir akşamda dışarıda yürümüş herhangi biri, sessizliğin kalın bir kar tabakası tarafından oluşturulduğunu fark edebilir. Kar eskidikçe daha yoğun bir şekilde sıkışır ve sesi yutma yeteneği azalır. Kaldırımı kaplayan yeni yağmış bir karda yürüdüğünüzde bazen çık çık’ gibi sesler çıkar. Bu ses, karın sıcaklığıyla ilgilidir. Hava ve kar sıcaklığı, sıfır derecenin biraz üzerinde olduğunda, bir botun topuğundan kara yapılan basınç karı kısmen eritir. Bu kar sonra ağırlığınız altında akar ve ses çıkarmaz. Bunun yanı sıra soğuk günlerde karın sıcaklığı -10 dereceye düşerse botun topuğu karı eritemez ve buz kristalleri ezilir. Bu sefer kristaller, kırç, kırç’ gibi bir ses çıkartır...KAR BEMBEYAZKEN NEDEN KARA KIŞ DENİRYarın kar yağma ihtimali var’ gibi bir tahmin ise sürekli olarak olaylara siyah var ya da beyaz yok olarak bakmaya alışmış olanlarımızın aklını karıştırır. Yaşadığımız krizlere karşı çok hassasken gelecekteki problemlere karşı duyarsız davranıp ihtimallere pek önem vermeyiz. Böylece, dünyada sadece Türkiye’de yağmur ya da kar yağışı etkili’ veya etkisiz’ diye ikiye ayrılır oldu! Bunun nedeni de vatandaşımızın tahmin edilen karın etkili olup olmayacağını’ sorup durmasıymış. Sonuç olarak sanki aralarında hiçbir fark yokmuş gibi her şiddetli yağış için meteorolojinin etkili’ denmesi de artık yağış var ya da yok anlamına gelir oldu... Özet olarak, Oscar Wilde’ye göre Düşen bir çığda hiçbir kar tanesi kendisini olup bitenden sorumlu tutmaz.’Aslında bilgi toplumlarında yağış miktarı ve şiddeti, gri bir problemdir! Kar yağışının şiddeti, öyle düşünüldüğü gibi yağan karın miktarına göre belirlenmez. Meteorolojide kar yağışının şiddeti, yatay görüş mesafesinde meydana getirdiği azalma ile ölçülür. Kar yağışı, görüş uzaklığı yarım km.’den daha az ise şiddetli; km ila bir km. arasında ise orta şiddette; bir km. ve daha fazla ise hafif olarak ifade edilir. Eğer kar yüksekliğine göre sınıflandırılsaydı, bu sınıflandırma yerden yere değişirdi. Örneğin Erzurum’da, 12 saat içinde 20 cm. veya daha fazla kar yağarsa bu şiddetli bir kar yağışı olarak adlandırılabilir. Fakat, İzmir gibi kar yağışının yaygın olmadığı bir yerde 5 cm. kar bile şiddetli kar bir yağışı olarak görülebilir...Aslında yeryüzünü kaplayan kar harika bir manzaradan öte, doğa tarafından bize sağlanan çok değerli bir kaynaktır. Beyaz kar kristallerinin havada uçuştuğu günlere kara kış’ diyenlere de şaşmalı. Öyle ki bu yıl Trakya’da olduğu gibi kar yağmazsa, İstanbul’da oturup ağlamamız, hatta karalar bağlamamız gerekir! Artık hava şartlarını, etkili ya da etkisiz şekilde iki sınıfa ayırmaktan vazgeçip havanın da renklerini ve tonlarını yakalamalıyız...
kara hava ve suyun canlı yaşamındaki önemi